9 Mart 2015 Pazartesi

Ayna ayna kırık ayna-C. Japon Balığı


Zonguldak'tan bir çizer, benim, Japon balığının ve daha bir çok balığın ustası, hocası Mete Arif Tokmak için bir yazı...
İstanbul'dan, C. Japon Balığından....


Karaköy’de vapur iskeleye yanaşırken incecik bir adamın, kocaman bir aynanın kırılan parçası önünde ağladığını fark ettim. Şapkasının gölgesinde zayıflamış yüzü, uzun dağınık saçlarının mahçubiyeti ile kırılan aynaya ağlıyordu. Şaşırdım. Kırılan bir aynaya derin derin ağıt yakılıyordu limanda. Vapur adamın hüznüne hiç aldırmadı. Kalkış anonsları martıları hizaya sokarken şaşkınlığımı yanıma alarak vapura son anda binebildim.

Vapur limandan ayrılırken adamın hala aynasının başında ağladığını gördüm. Şaşkınlığımı cebimden çıkarmıştım. Bir çay içimlik mesafe olan Karaköy-Kadıköy arasında adamı ve kırılmış aynayı düşündüm. Kırılmış bir hüzün vardı limanda. Aynanın nasıl kırıldığından ve adamın neden ağladığından bağımsız, yıllarca yanlış bir biçimde kadınlarla ilişkilendirilen aynanın bir adamla ilişkilendirilmesi, bana Zonguldak’ta yıllar önce yazdığım satırları hatırlattı.
Yıllar önce edebiyat sirkinde bir aynaya benzetmiştim Zonguldak’ı. Kentteki her şeyi herkesi başka bir şeye dönüştüren… Aynadan usulca akan kömür yüklü trenler, işçiler, maden ocakları, limanda bir tekne, şairler, kocaman bir yokuş, sigara dumanından zehirlenmiş kompartımanlar, kadrolu katırlar, “kısa kesilmiş filmlerin” uzun telaşları, işçisiz mayıslar, küllü öyküler, bekaretini, baretini, merdivenlere teslim etmiş sokaklar, renklendirilmeyi istemeyen bir deniz ve yanmasa bile içimi ısıtan küçük “Suriye” odasının kocaman kömür sobası… Yazamadığım onlarcası… Zonguldak aynasında başka bir şeydi. Limanda, kırılan aynaya yakılan ağıt, içimdeki göçüğü başka bir meşgaleye götürdü.
Karaköy’den aldığım şaşkınlığım ile şekersiz çayımı karıştırırken ayna üzerine düşünmeye devam ettim.
Aynadan önce cam, camdan önce toprak vardı. Aslında madendir cam. Kapkara gökyüzünün telaşı ile kazılır camdan toprak. Toprak cama dönüşür. Gökyüzü terler, kazma terler, işçi terler. Sonra cam sırlanır kara bir söylence ile. Ayna olur. Yani madendir cam ve kara bir söylence ile sırlanır ayna olur. Elbette aynanın arkasındaki sır yani kara söylence kömürden gelir.
Şaşkınlığım, martılardan telaş toplarken ,“Edebiyat Sirkinde Bir Aynadır Zonguldak” adlı yazının ayna, cam ve madenin ilişkisini konu edinmediği fark ettim. Kırılmış bir aynaya yakılan ağıt, ayna ile madeni, kömürü yani Zonguldak’ı yeniden bir araya getirmişti.
Şaşkınlığım, vapur Kadıköy iskelesine yaklaşırken Haydarpaşa’da indi. Yerine kocaman bir özlem bıraktı. Çaydan son yudumu alırken dedemin küçük cep aynasına düştü aklım. Dedem ve yaşıtlarının tamamında vardı cep aynası. Siyah plastikle kaplıydı. Aynasız çıkmazlardı evden. Bazen o aynalar gizlice alınır, bizim gibiler için derinliği olan yeni oyunların kapısını aralardı. Bir çocuğun kendisi ile tanışmasının ilk adımıydı o aynalar… Bazen de ayna ile ışık arasındaki sıcak ilişki, ilan-ı aşkın ateşini yakardı karşı pencerede. Küçüktü ama kocaman düşlerin ön bahçesiydi dedemin cep aynası…
Vapur iskeleye yanaşırken özlem, simitçilerin arasında dedemi aradı. Bulamadı. Oysa cep aynası ile simit satardı dedem 1970’lerin İstanbul’unda. Babamsa 80’lerde simit sattı İstanbul’da. Aynası yoktu. 90’larda abim sattı. 2000’lerde simidi ben sattım. Aynamız yoktu. Simitten sonra Zonguldak’taydım. Artık bir aynaya ihtiyacım yoktu. Edebiyat sirkinde bir aynaydı Zonguldak.

Vapurdan indiğimde bozuk bir lira ile aynanın arkasındaki sırrı kazımaya başladım. Edebiyattan yoksun olan benim gibiler, yoksulluğunu yatıracak bir yatırım aracı bulamadığından şansını ayna kazıyarak bulmaya çalışır.
Aynanın arkasından, ağır ağır çıkılan merdivenlerde gölgesini kedilere emanet eden, hoştepe sokakta metruk ahşap evlerin rutubetine öykünüp derin derin öksüren, fotoğrafı şiiri karikatürü aynı tencerede pişiren, kapuzda romanının kahramanlarına intihar provaları yaptıran, elektirikli tiyatro dersinden f3 alan, politik mizaha suçüstü yaparken yakalanan, kaçak ocakların kaçak aşkların, kaçışların sergisini, “otobüsü kaçırmış bir milletin” torunları olan bizlere sunan, Zonguldak kadar zor ve yorgun ve Zonguldak kadar yaratıcı, merdiven aşıklarının tanığı, Mete Arif Tokmak çıktı. Şaşırmadım. Şaşkınlığım Haydarpaşa’da vapurdan inmişti.
Zonguldak Edebiyat sirkinde bir aynaydı belki ama Mete Arif Tokmak o şehrin küçük cep aynasıydı. Küçük bir şehrin kocaman düşlerinin ön bahçesi. Limanda başlayıp liman arkasında devam eden üretkenliğin, hüznün, kendisiydi.
Yeryüzündeki bütün aynaların telaşına düştüm. Oysa hızla kırılıyor bütün aynalar. Dünyanın bütün aynaları birleşsin diye bir çağrıda bulunmak istiyorum. Kırılmış aynalar üzerine Mete Arif tokmak ile ağıt yakmak istiyorum. Kendime bir cep aynası satın alıyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

yorum

sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünya için lekeler, çizgiler...